|232 Görüntülenme|

DİVAN EDEBİYATI VE MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMLERİNDE ELE ALINAN TEMALARIN KARŞILAŞTIRILMASI

[Toplam:0    Ortalama:0/5]

DİVAN EDEBİYATI: Divan edebiyatının temeli Arap edebiyatının üzerine kurulmuştur. Bu edebiyat, eski bir uygarlığa sahip ve o ölçüde eski ve geleneksel bir edebiyatları olmasına rağmen, öncelikle İran edebiyatını etkisi altına almıştır. Bunun sonucu olarak X. Yüzyıldan başlayarak Arap edebiyatının etkisi altında Farsça’da yeni bir edebiyat biçimlenmeye başlamış ve bu durum giderek, İslami nitelikte ve tamamen değişik bir yapıda yeni İran edebiyatının doğmasına yol açmıştır.

  1. yüzyıldan itibaren İslamiyetin etkisi altına giren Türkler de aynı uygarlık ve kültür çemberi içinde kalmış ve İran’da gelişen bu edebiyat Türk ülkelerine de kısa sürede yayılmıştır. Çağ bakımından Acemlerle sıkı ilişkiler içinde bulunan Türk hakanları, Acem saraylarının gösterişli ve özenli hayatlarına uzak kalmadıkları için, böyle bir hayatı kendi saraylarında da kurmaya başlamışlar; buna paralel olarak da aydın Türk şairleri bu hayatı Türk saraylarında dile getirmişlerdir.

Böylece ortak inanç ve düşüncenin oluşturduğu ürünler, İslamlığı kabul eden bu ülkelerde, özellikle Türklerde ulusal nitelikler bir yana bırakılarak yeni bir edebiyatın gelişmesine yol açmıştır.

Divan edebiyatına Yüksek Zümre Edebiyatı, Havas Edebiyatı, Klasik Türk Edebiyatı gibi adlar da verilmektedir. Ancak şairlerin şiirlerini “Divan” adı verilen bir kitapta toplamaları nedeniyle, genellikle “Divan Edebiyatı” diye bilinir.

Divan edebiyatı, temel kaynaklar bakımından Kur’an, hadis, peygamber ve evliya hikayeleri, İran mitolojisi, tasavvuf, batıl ve gerçek bilgiler ve yerli öğeler gibi çoğunlukla İslamlığa bağlıdır.

 

Divan Edebiyatının Özellikleri:

  1. Dil, Arapça ve Farsça kelimelerle ve bu dillerin dil kurallarıyla oldukça yüklüdür.
  2. Arap nazmının ölçüsü olan aruz ölçüsü kullanılmıştır.
  3. Divan edebiyatında nazım birimi beyittir. Düşünceler mutlaka bir beyit içine tamamlandığından, beyit başlı başına bir bütün olara kabul edilir. Beyitler arasında konu birliğinin bulunması şart değildir.
  4. Çoğu Arap ve Fars edebiyatlarından alınan kaside, gazel, kıta, musammat, rubai, mesnevi, terkib-i bent v.b. gibi birtakım değişmez nazım biçimleri kullanılmıştır.
  5. Duygular, düşünceler ve kavramlar, tüm şairler tarafından ortaklaşa kullanılan “mazmun”larla ifade edilmiştir.
  6. Klasik edebiyatta çeşitli konular ele alınmıştır. Şiirler işledikleri konulara göre şöyle adlandırılmışlardır:
  7. Allah’ın birliği konusunda yazılanlar tevhid,
  8. Allaha yakarış şeklinde olanlar münacaat,
  9. Muhammed’i övmek veya onun şefaatini istemek için yazılanlar naat,
  10. Din ve tarikat ulularını veya herhangi bir büyüğü övmek için yazılanlar methiye,
  11. Kişilerin kusurlu ve eksi yönlerini ele alarak oları yermek için yazılanlar hicviye,
  12. Muhammed’in doğumu ve mucizeli hayatını anlatanlar mevlid,
  13. Ölüm korkusunu işleyerek, ölen kişinin ardından duyulan üzüntüyü belirtmek için yazılanlar ise mersiye adını almışlardır.
  14. Bu dönem sanatçıları, şiirlerini sanat güçlerini göstermek için kullanmışlar, anlamdan çok şekil ve ifade özelliklerine önem vermişlerdir.
  15. İşlenen konular genel olarak, aşk, şarap, kadın, güzellik, tabiat, din ve tasavvuf, rindlik, hikmet, münacaat, na’t, methiye, hicviye, mersiye gibi konuları ortaklaşa işlemişlerdir.
  16. Bunun sonucu olarak Divan şiiri, öz ve biçim bakımından taklit ve eldeki örneklerle yetinen, gerçek hayatla ilgisi kopmuş, “kitabı” ve “zihni” olmaktan öteye gidememiştir.

 

            MİLLİ EDEBİYAT: 1980 Meşrutiyeti’nin ilan edilmesinden sonra edebiyatta “milli kaynaklara dönme” düşüncesi doğmuştur. “Milli kaynaklara dönme” sözüyle, dilde sadeleşme, aruz ölçüsü yerine hece ölçüsü kullanma ve yerli hayatı yansıtma amaçlanmıştır.

Dilde sadeleşme hareketi, 1911 yılında Selanik’te Ali Canip Yöntem, Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp tarafından çıkarılan “Genç Kalemler Dergisi”yle başlar. Ömer Seyfettin’in “Yeni Lisan” adlı dil üzerine yazdığı makalesinde ileri sürdüğü “konuşma dilinin yazı dili haline getirilmesi, yabancı dil kurallarının atılması ve konuların yerli hayattan alınması” yolundaki düşüncesi, kısa zamanda tutulmuş ve Milli Edebiyatın kaynağını oluşturmuştur. Ömer Seyfettin, hikayeleriyle de bu dilin en güzel örneklerini verir.

Aruz ölçüsü yerine kendi milli ölçümüz olan hecenin kullanılması savı, Mehmet Emin Yurdakul’un 1897 Yunan Savaşı dolayısıyla yayımladığı “Türkçe Şiirler” kitabı üzerine ortaya atılmış; bu, Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın güçlü şiirleriyle desteklenmişse de, 1917 yılında “Şairler Derneği” adı altında bir araya toplanan ve hecenin savunucuları olan şairlerin sayesinde yaygınlaşabilmiştir.

Öte yandan hece ölçüsünün yaygınlaştığı bu dönemde hiçbir edebiyat topluluğuna bağlı olmayan; geçmiş çağların şiir diliyle, o çağların yaşayışına ve büyük zaferlerine duyduğu özlemi manzumeleriyle dile getiren Yahya Kemal Beyatlı, şiirde yeni bir klasisizm yapar; güçlü ve ünlü manzumeleriyle geniş bir edebiyat ve okuyucu çevresini etkisinde tutar. Onun gibi bağımsız bir sanatçı olan Mehmet Akif Ersoy, din konuları yanında, yerli hayatımızı, törelerimizi güçlü dizeleriyle yansıtır ve Tevfik Fikret’in nazmı nesre yaklaştırma hareketini daha ileri boyutlara ulaştırarak, şiire konuşma dilinin doğallığını kazandırır. Ahmet Haşim ise, şiirin nesre asla çevrilmesi mümkün olmayan bir nazım olduğunu savunur ve sözden çok musikiye yakın olması gerektiği görüşünü savunarak aruz ölçüsünü kullanmakta devam eder.

1908-1918 yılları arasında şairlerin çoğunlukla bireysel ve günlük temaları işledikleri görülür. Toplumsal içerikli konular Mehmet Akif Ersoy ile Mehmet Emin Yurdakul’un şiirlerinde yer alır.

Milli edebiyat sanatçılarının, “yerli hayatı anlatma” yani, Doğuya ve Batı’ya değil, kendi milli kaynaklarımıza, tarihimize yönelmeleri, taklitten kurtulmaları, hayalden çok gerçeklere, gözleme önem vermeleri gerektiği ilkeleri üzerinde birleştikleri görülür.

 

 

Genel Özellikler:

Dar anlamda “Milli edebiyat” sözünden; Ali Cenap ile Ömer Seyfettin’in 1910’da Selanik’te çıkarmaya başladıkları “Genç Kalemler” dergisiyle gelişen ve aşağıda kısaca belirtilen görüşleri uygulama alanına koyan hareket anlaşılır: Şöyle ki;

  1. Türkçe, bağımsız, sade ve yalın olmalıdır. Yabancı sözcük ve kuralar dilimizden atılmalıdır.
  2. Yerli ve ulusal değerlerimiz işlenmelidir. Ne doğu, ne batı taklit edilmelidir.
  3. Ulusal ölçümüz hece ölçüsüdür.
  4. Sanat toplum içindir.

 

FUZULİ (1490-1556)

Asıl adı Mehmet’tir. Bağdat civarında doğmuştur. Bayat boyuna mensup bir Türk’tür. Fuzuli’nin yaşadığı devrede eski bir ilim, sanat merkezi olan Bağdat problemli bir dönemden geçiyordu. Fuzuli’nin ömrü bu karışıklık merkezinde sıkıntılı bir halk arasında geçmiştir.

Bütün ömrü boyunca kıymeti bilinmemiş, layık olduğu itibar ve iltifata kavuşamamış olan Fuzuli’nin hayat ve şahsiyeti üzerinde yaşadığı muhitin ve bu muhitte meydana gelen değişikliklerin büyük rolü vardır.

Yaşadığı devirde kıymeti takdir edilmemiş olmakla beraber, ölümünden sonra geçen asırlar boyunca, şöhreti ve eserleri Türk dünyasının her tarafına yayılmış, okunmuş, sevilmiştir. Bu bakımdan ancak Nesimi ve Neavi ile mukayese edilebilir. Hatta ikisini de geçmiştir. Fuzuli, aydını, halkı, tekke ve tarikat muhitleri, sarayları ile bütün Türklüğe mal olmuş bir şairdir. Şüphesiz, Türk Edebiyatı’nın en büyük şairidir. Lirik şiir vadisinde yeri dünya klasikleri arasındadır.

Ali Şir Neavi ve diğer emsalleri gibi o da büyük şairliğinin yanı sıra, aynı zamanda büyük bir bilgindir. Arapça ve Farsça’yı o dillerde şiirler yazıp divan tertip edecek kadar iyi bilmektedir. Felsefe, tıb ve din ilimlerinde sağlam ve derin bir bilgisi vardır. İlimsiz şiir olmayacağı kanaatindedir. Türkçe Divanı’nın önsözünde “İlimsiz şiir, esası (temeli) yok duvar gibi olur ve esassız duvar sonunda bi-itibar olur (yıkılır).” der ve bu sebeple bütün ömrünü akli ve nakli ilimleri öğrenmeye harcadığını söyler.

Fuzuli’nin ilhamının başlıca kaynağı, sanatının en büyük unsuru terennüm ettiği aşktır. Bu aşk onun emsalsiz lirizmini meydana getirmiştir.

Aşk teması Divan şiirimizde çok ele alınmıştır, fakat hiçbir şair aşkı Fuzuli ölçüsünde benimsememiş ve onun kadar derin, samimi ve yüksek bir heyecanla işleyememiştir. Fuzuli’ye göre insan hayatı ıstıraplarla doludur. Bütünüyle dünya bir ıstırap ocağıdır. Bu ıstıraplar içinde aşk ıstırabı, insanı olgunlaştıran, yücelten mukaddes bir ıstıraptır. İnsan, derece derece yükselerek Allah’a kadar ulaşan, maddi haz ve karşılıklardan uzak bir aşka bağlanmalı ve bu aşkın ıstırabını çekmelidir. Ancak böylece olgunlaşır ve gerçek insan, kamil insan haline gelir. Varlık ve hayatı böylece bir mana kazanır. Fransıtz filozofu Descartes (Dekart; 1596-1650)’in meşhur “Düşünüyorum, o halde varım.” Cümlesini değiştirerek Fuzuli’nin dünya görüşünün esasını şöyle ifade edebiliriz: “Aşıkım ve ıstırap çekiyorum, o halde varım!” Fransız filozofuna göre insanın temel özelliği düşünmektir, hayat görüşünün kaynağı zihindir. Türk şairine göre, insanın temel özelliği sevmektir. Dünya görüşünün merkezi kalbdir.

Fuzuli’nin aşkı, tasavvufun aşk anlayışından derin tesir ve ilhamlar almakla beraber tamamen tasavvufi bir aşk değildir. Fuzuli bir mutasavvıf veya derviş sayılamaz. O, tasavvufi aşkla kendi beşeri duygu ve heyecanlarını çok ahenkli bir tarzda kaynaştırmıştır. Terennüm ettiği aşk, düşünülerek bulunmuş ve öğrenilip tekrarlanan zihni bir kavram değil, içten gelen ve bütün varlığını kaplayan yüksek, samimi bir heyecandır. Lirik bir hüzün, feragat, sonsuz fedakarlık, vefa, tevekkül, samimiyet ve derinlik bu aşkın başlıca özellikleridir. Şair bu aşkı ruhunda kuvvetle yaşamış ve eserlerinde bütün canlılığı ile yaşatmıştır.

Fuzuli’nin yetiştiği devirde Divan Edebiyatı’nda muhtevadan çok şekle, şiirin dış güzelliğine, çeşitli mana ve söz hünerlerine önem veriliyordu. Fakat O, ruhundan taşan engin ve samimi duygularının bir takım söz ve mana oyunları içinde kalıplaşmasına razı olmamış, Divan Şiiri anlayışı için vazgeçilmez olan bu sanat hünerlerini, duygularının heyecanı içinde eritmiş, tabii hale getirmiştir. Fuzuli’nin mısraları sanatsız ve süssüz değildir. Ancak büyük şair, Divan Şiiri konusundaki derin bilgisiyle bunları, duyuşlarının samimiyetine engel olmayacak şekilde tabiileştirmiştir.

Fuzuli, duygu ve heyecanların ifadesine en müsait tarz olduğu için gazeli tercih eder. Şairlik gücünün en çok belli olduğu saha gazelciliğidir. Gazelden kasideye, histen tasvire geçtiği anda, samimilikten uzaklaşmakta, sanat ve hüner gösterme hevesine ve yapmacığa düşmektedir. Kasidelerinde sonsuz kelime ve fikir oyunlarına rastlamaktayız. Bu türde Fuzuli, usta bir fikir ve sanat işçisi olarak görünüyor. Ustalığını takdir etmekle beraber, kalb şairi Fuzuli’ye duyduğumuz hayranlığı duymuyoruz. Fuzuli’nin asıl sanat şahsiyetini gösteren, asırlardan beri aynı tazelik ve kıymetle onu ölmezleştiren eserleri gazelleri ve Leyla vü Mecnun mesnevisidir.

Fuzuli, yetiştiği devirde hala devam eden Farsça ile şiir yazmak modasına, Farsça’nın yegane şiir dili olduğu anlayışına katılmamış, Türkçe ile de güzel şiirler söylenebileceğini iddia ve eserleriyle isbat etmiştir.

Fuzuli’nin kullandığı dil, Türkçe’nin Türkiye Türkçesi’ne en yakın şubesi olan Azeri lehçesidir. Çağdaşlarına göre dili oldukça sadedir. Halk deyimlerine, halkın kullandığı kelimelere yer vermiş ve mümkün olduğu kadar halkının kullandığı dile yakınlaşmaya çalışmıştır. Şöhretinin halk arasına inmesinde ve yayılmasında bu tutumunun büyük rolü vardır.

Nesirlerinde şiirleriyle mukayese edilebilecek yüksek bir özellik görülmezse de Şikayet-name ve Hadikatü’s-Suada’sı Fuzuli’nin aynı zamanda kudretli bir nesir yazarı olduğunu gösteren eserlerdir.

Fuzuli’nin şahsiyetinin teşekkülünde büyük İran klasiklerinin, Nesimi, Habibi gibi Türk şairlerinin tesirleri vardır. Kendisinin tesirleri konusunda Sayın N. Sami Banarlı’nın ifadesini aynen alıyoruz: “Dört yüz yıldan beri, Türk milletlerinin medeniyet kurduğu hiçbir toprak yoktur ki, orada Fuzuli’nin şiirleriyle beslenmiş bir şiir ve sanat hayatı olmasın. Fuzuli sevgisi yalnız yüksek zümre şairleri üzerinde değil, halk ve tekke şairleri üzerinde de derin ve devamlı olmuştur. Şairin Tazminat’tan sonra Namık Kemal, Abdülhak Hamid gibi yazarlarda, Servet-i Fünun Edebiyatı ve yeni Türk yazarları üzerinde, saygı ve sevgi ile birleşen, derin tesiri vardır. Bu tesir, bir bakıma yeryüzünün geniş bölgelerine dağılan Türk milletlerinin manevi birliğinde rol oynayacak kadar yaygın ve önemlidir.

 

 

BAKİ (1526-1600)

İstanbul’da doğmuş ve ölmüş, İstanbullu bir şairdir. Asıl adı Mahmut Abdülbaki’dir. Fakir bir ailenin çocuğudur; Fatih Camii müezzinlerinden Mehmed Efendi’nin oğludur. Çocukluğunda saraç çıraklığı yapmıştır. Fakat her türlü kabiliyete gelişme imkanı veren muhteşem ve zengin bir imparatorluğun taht şehrinde, Baki de yerde kalmamış, zamanının medrese kültürünü lâyıkıyla kazanarak, kadılık ve öğretmenliklerden sonra Kanuni Süleyman’ın şahsi dostluğuna ve Osmanlı ülkesinin Sultanü’ş-Şuara (Şairlerin Sultanı)lığına kadar yükselmiştir.

Fuzuli, kendi müstesna ve erişilmez mevkiinde bir tarafa bırakılırsa, XVI. Yüzyılın en büyük Osmanlı şairi Baki’dir. Devrinde “Sultan’üş-Şuara”, “Melikü’ş Şuara” unvanlarıyla anılmış, şöhreti Hind’den Avrupa ortalarına kadar olan sahada yayılmıştır. Bu şöhretini asırlar boyunca da koruyabilmiştir.

Eserlerini doğru, ahenkli ve sağlam bir Osmanlı Türkçesiyle yazmıştır. Bunun yanı sıra şuurlu ve başarılı bir şekilde İstanbul şivesini de kullanmaya çalışmış, böylece Divan Edebiyatımızdaki mahallileşme-millileşme akımının gelişmesine hizmet etmiştir.

Aruza tam manasıyla hakimdir. Aruz kusurları dediğimiz imaleleri hissedilmeyecek ölçüde başarı ile kullanmıştır.

Baki’ye göre şiir bir ses ve söz güzelliği, bir “hoş sada”dır. Yani o şiirde manadan çok söyleyişe, kelimelerin ahengine, şekil mükemmelliğine önem vermiştir. Edebi sanatlara, kelime oyunlarına çok düşkündür. En çok kullandığı sanatlar, tenasüb ve tevriyedir. Şekle ve edebi sanatlara düşkün olmasına rağmen, Baki’nin şiirlerinde bir zorakilik görülmez. Vezni, kafiyesi, mazmunları ve her kelimesi üzerinde titizlikle durulmuş mısra ve beyitlerinde sürükleyici ve tabii bir ahenk vardır.

O, İmparatorluğumuzun ihtişam devrinde yaşamış ve bu ihtişamı şiirlerinde temsil etmiş bir şairdir. Mısralarında İstanbul’un kış ve bahar manzaralarıyla beraber, Kanuni ordularının zafer naralarını, mehterin heybetli ahengini bulmak ve duymak mümkündür. Fuzuli’nin şiirlerinin asıl meziyeti nasıl samimiyet, coşkunluk ve derinlik ise, Baki’nin şiirlerinin ayırıcı özelliği de ihtişam ve zarafetdir.

“Bu devr içinde benim padişah-i mülk-i suhan” (Bu devirde söz ülkesinin padişahı benim!), “Geçtim şerir-i nazma bugün husrevane ben” (Nazım tahtına bugün hükümdarlar gibi ben oturdum!) diyen Baki, edebiyatımızda bir nevi aşağılık duygusunu kıran şairdir. XVI. Yüzyıla kadar İran üstadlarının taklidine ve İran örneklerine yetişmeye çalışan Divan Şiirimiz, bu asırda Fuzuli ve Baki’de klasik değere ulaşmış, taklidden kurtulmuştur. Baki, kendisinden sonra yetişen Osmanlı şairleri için örnek ve üstad olmuş, böylece yabancı üstadları örnek tutmağa lüzum kalmamıştır. Bundan böyle Türk şairleri kendilerini İran şairleri ile denk saymaya başlamışlardır.

Şiiri uzun söze uygun görmediği için gazel türünü tercih etmiş, mesnevi tarzında uzun manzumeler yazmamıştır. Bir gazel şairidir. Şairin gerçek sanat değerini gösteren eser olarak sekiz-on kasidesi ile, Kanuni için terkib-i bend şeklinde yazdığı muhteşem Mersiye’yi de gazellerine eklemek lazımdır. Zamanında pek moda olan muammalar, lugaz ve tarihler yazmaya hiç önem vermemiştir.

Baki Türk şiirine yeni felsefe, orijinal bir dünya görüşü getirmiş değildir. O, kendisinden önce pek çok ifade edilmiş telakkileri yeni ve taze bir söyleyiş, kendisine mahsus bir ahenk ve zarafetle tekrarlamıştır. Ona göre: Dünya gelip geçicidir, bir efsaneye benzer. Ona aldırmamak lazımdır. Zaman akıp gitmektedir. Geçen geçmiştir, geleceğinse ne olduğu bilinemez. İnsan için ancak içinde yaşadığı an vardır. Öyleyse bu anı mümkün olduğu kadar zevk, neş’e, öğlence ve çeşitli dünya nimetleri bakımından değerlendirmeye bakmalıdır. Tabiatın güzel köşelerinde kurulacak aşk ve şarap alemleri, bu gelip geçici dünyanın biricik tesellileridir. Hayatta neş’eli eğlence ve gezinti yerlerinde sevgili ile yiyip içip hoşça vakit geçirmekten başka bir gaye yoktur.

Görüldüğü gibi, ıstırap şiiri Fuzuli’nin zıddına, Baki’nin dünya görüşü, harcıalem bir zevk felsefesinden ibarettir.

Şiirlerinde de bu telakkileri ve bunlara uygun temaları işlemiştir. İmparatorluğun Şeyhülislamlıktan bir derece aşağıdaki en büyük din makamını (Rumeli Kazaskerliği) birkaç defa işgal etmiş ve Şeyhülislam olmasına ramak kalmış; Şeyhülislam olmaması hayatının en büyük üzüntüsünü teşkil etmiş bulunan bu büyük şair, Divan’ında, münacaat, naat, tevhid gibi, herhangi bir divanda bulunması mütad olan dini manzumelere yer vermemiştir. Ara sıra rastlanan tasavvufi gazelleri, sırf bir çeşni olsun diye koymuştur. Onun şiirinin asıl teması, aşk, şarap, rindlik, zevk ve safadır.

Baki’nin yetişme ve sanatçı şahsiyetinin gelişmesinde, Hafız Şirazi, Selman Saveci, Kemal Hocaendi gibi İranlı Üstadlarla, Ahmet Paşa, Mesihi, Necati, Zati ve Hayali gibi Türk şairlerinin tesirleri olmuştur. Kendisi ise, altıncı maddede de işaret edildiği gibi, bir üstad olarak asırlarca Türk şairlerine örnek olmuştur.

 

MEHMED EMİN YURDAKUL (1869-1944)

İstanbul’da doğmuştur. Fakir bir balıkçının oğludur Ailenin maddi şartları elvermediği için orta öğrenimini yarıda bırakarak memur oldu. Uzun süre Gümrük İdaresi’nde çalıştı. 1909’dan sonra Hicaz, Sivas ve Erzurum valiliklerinde bulundu. 1913’te Musul’dan mebus seçildi. 1921’de Ankara’ya giderek Milli Mücadeleye katıldı. Heyecanlı bir hatip ve milli bir şair olarak halkın ve ordunun maneviyatını kuvvetlendirmek görevi ile Anadolu’da ve cephelerde dolaştı. 1923’den ölümüne kadar muhtelif şehirlerden mebus seçildi. 14 Ocak 1944’te öldü.

Mehmed Emin de Servet-i Fünuncularla çağdaştır. Şiir sahasına tamamen Servet-i Fünun’un ferdiyetçi “sanat için sanat” görüşüyle ve aruz vezniyle yazılmış şiirleri hakimdi.

Halbuki Mehmed Emin, milli ruhu, milliyetçilik duygularını, milletin dert ve davalarını terennüm eden, halkımızın ve köylülerimizin anlayabileceği bir dille ve milli veznimiz olan hece vezniyle şiirler yazmak istiyordu.

1897 Türk-Yunan Harbi’nin yarattığı milli hassasiyet ortamında;

Ben bir Türküm; dinim cinsim uludur;

Sinem, özüm ateş ile doludur;

İnsan olan vatanının kuludur.

Türk evladı evde durmaz, giderim.

diye başlayan Cengi Giderken adlı şiirini yayımladı. Manzume o günkü milli hava içinde geniş akisler yarattı ve tuttu, beğenildi. Bunun ardından diğer şiirlerini çıkardı. A. Hamid, Şemseddin Sami, Rıza Tevfik hatta Tevfik Fikret gibi tanınmış şahsiyetler ve şairler kendisini desteklediler. II. Meşrutiyet’ten sonra da Milli Edebiyat geniş ve etkili bir akım haline geldiği zaman, Mehmed Emin “Milli Şair”, “Türk Şairi” olarak geniş bir şöhret ve saygı kazandı.

Mehmed Emin Yurdakul, ilk büyük Türkçülerdendir. Ruhunun yüksek vasıflarına ve büyük asaletine rağmen, yoksul ve geri hayat şartları içinde bulunan milletimizin acılarını yakından görmüş ve kendi yüreğinde hissetmiş bir halk çocuğudur. Bu bakımdan şiirlerinde halkçı ve milliyetçi temaları işlemiştir. Onun anlayışına göre, şairler milletlerin dert ve ıstıraplarına tercüman olmalı, milli hakları savunmalı, cemiyette adalet ve kardeşliğin hakim olmasına hizmet etmeli, milletlerini dertleriyle başbaşa, öksüz bırakmamalıdır. Kısa ifadesiyle Mehmed Emin’e göre, “sanat, millet içindir.”

Mehmet Emin’in dünya görüşü, Ziya Gökalp tarafından sistemleştirilen Türk milliyetçiliğinin aynısıdır. Milli şuur ve ülküler, milli menfaatler etrafında birleşmeyi, Batı medeniyetini benimsemeyi, İslamiyet’i ve Müslüman milletlerle dost olmayı ister. Milli, medeni ve İslami temellere dayanır. Aynı zamanda başka milletlerin milli varlık ve şahsiyetlerine saygılı olmak lüzumuna inanır; emperyalizmin, yani başka milletleri, zor ve hileye başvurarak boyunduruk altına alıp sömürmenin şiddetle karşısındadır. Bu bakımdan Mehmed Emin’in dünya görüşüne insani sıfatını da ekleyebiliriz.

Şiirlerinde de hep bu milli medeni, İslami ve insani dünya görüşü çerçevesinde kalarak, sosyal fayda prensibine uygun temaları işlemiştir.

Güzel’e değil, faydalı’ya önem vermesi, hassas yaratılışlı fakat hayal gücü ve sanat yönü zayıf bir şair olması dolayısıyla, şiirlerinde kuruluk göze çarpar. Lirizmden çok öğreticilik hakimdir. Bununla beraber sevilip tutulmasında, büyük şair olarak şöhret kazanıp saygı görmesinde, duygu ve düşüncelerindeki samimiyetin, dürüst ve idealist şahsiyetinin, derin, heyecanlı ve samimi vatan severliğinin büyük rolü olmuştur.

Şiirlerinde tamamen Türkçe veya Türkçeleşmiş bir kelime kadrosu vardır. Ancak bu dil halkın ağzındaki gibi canlı ve sevimli değildir. Yapma, kitabi bir dildir.

Vezin olarak hep hece’yi kullanmıştır. Bunda da başarılı değildir. Çünkü hece’yi sırf bir parmak hesabı saymış, halk şiirlerinin bu vezni kullanıştaki ustalıklarına, ahenk sağlamak için kullandıkları ölçü durak ve ses unsurlarına iyi dikkat etmemiştir. Çok uzun ve kuru mısralar söylemiştir.

Dilde ve vezinde milli olmaya çalıştığı halde nazım şekillerinde halk şiirimizin şekillerini kullanmamıştır. En çok kullandığı şekiller Servet-i Fünuncuların Batı’dan getirdikleri sone ile serbest nazımdır.

 

YUSUF ZİYA:

 

ŞİİRLERDE İŞLENEN TEZLER:

BEŞERİ AŞK:

“Beşeri aşk” kavramı içerisine kadın aşkı yanında tabiat sevgisi, vatan aşkı, insan sevgisi, milli değerlerin sevgisi vb konuların da girmesi gerekirken, Yeni Türk Edebiyatı’nda bu ifade, sadece, “kadın aşkı” anlamında kullanılmıştır.

Yusuf Ziya’nın şiirlerinde kadına duyulan sevgi, alaka ve ihtiyaç, yaşadığı zamanın kültür değişmesini kuvvetle hissettirecek derecede işlenmiştir: Dönemin kadını, Avrupa’nın ısmarlama kalıplarına girmeye zorlanmaktadır, bu hareketin içerisinde “milli Türk Kadını” tipi vücuda getirme çalışmaları da yapılmaktadır; ancak, milli Türk kadınının modeli Avrupa’da aranmaktadır. Bu ölçüler içerisinde Yusuf Ziya’nın aşık olduğu kadın tipi, mısraın bir ucundan sarkan yemeniyi acele ile başına iliştirmiştir, çoğu zaman da yemeniyi tamamen unutmuştur.

Eğer kadın, yolcuları sarhoş eden bir meyhane ise bu kadının Avrupalı olmadığı iddia edilebilir mi?

Yusuz Ziya’nın aşk şiirlerini şöyle sınıflayabiliriz:

  • Vuslatlı aşkı anlatan şiirler.
  • Vuslatsız aşkı anlatan şiirler.
  • Romantik duyguların aşılarak cinsi duyguların ağır bastığı şiirler.
  • Mitolojiden etkilenen aşk şiirleri.

 

 

2) ÖLÜME BAĞLI DUYGULAR:

  1. Ölüm Kavramı:

Yusuf Ziya’ya göre ölüm, müthiş bir ıstıraptır. Bu dünyada her şey ölümle bittiği gibi, aşk ve kadına duyulan sevgi de biter. Yusuf Ziya, ölüm geldiği vakit, en kıymetli varlık olan kadının elden gideceğini ve ölen insanın aşktan mahrum kalacağını düşünür. Şiirlerinde aşksız insanların, yani sevmeyenlerin yaşamadığı, öldüğü intibaını vermeye çalışır. Yahya Kemal, insanları hayal ettiği müddetçe yaşatırken, Yusuf Ziya, insanı, sevdiği kişi ile duygu alış-verişi yaptığı müddetçe yaşatır.

Yusuf Ziya, “Ölüme Doğru” isimli şiirde, bu dünyadan ayrılmanın çilesini, bir insanın duygu dünyasında nazmeder.

 

ÖLÜME DOĞRU

“Yanıyorken üşüyordum… Nedir bu buhran?

Ne cehennem soğuğu bu, ne yakıcı kış!

Hangi çölün ateşidir beni kavuran?

Vücudumu kutupların havası sarmış!

 

Her çehreyi yadırgıyar şimdi gözlerim,

Sanki eşya siyap bir tül altında gizli!

Bir yabancı bozuk ahenk aldı sözlerim;

Sesim kısık, nefesim dar, gözlerim sisli!

 

İşte bir bir uyanıyor geçmiş zamanlar,

Artık eski rüyaların seyrine daldım!

O ses nedir?.. Yanımda bir ağlayan mı var?

Kanatlarım kapanıyor havasız kaldım!…”

 

Şair, yukarıdaki şiirde, ölümün korkusuna kapılarak dünyayı yeniden yorumlamaya başlar; ölüm düşüncesinin yakıcı havasından ürkerek hatıraların serinliğine kaçmak ister, yine ölümün soğukluğundan ürpererek geçmiş zamanların gülümseyen sıcaklığında kaybolmayı arzu eder.

“Cehennem soğuğu” ve “yakıcı kış” tezatlarını kullanırken şairin başarılı olduğunu iddia edebiliriz. Ölümün korkusunu yaşarken “eşyanın siyah bir tül altında” kalması, “nefesin daralması”, “sesin kısılması” ifadelerini de aynı başarıyı tekrarlayan motifler olduğunu söyleyebiliriz. Son mısrada, şairin kanatların kapanması” ifadesi ile, “benim gönlüm bir kelebek” diyen bir başka şairin ifadeleri arasındaki benzerliği işaret etmekle yetiniyoruz.

 

3) TARİH ŞUURU:

Yusuf Ziya’nın şiirlerinde tarihin şanlı, şerefli günlerine duyulan hasret, aşk şiirlerinde gördüğümüz şahsi hususiyetlerinden doğar ve şairin hevesleri arasında bir fantezi veya romantik bir tutku, bir vazife iştiyakı oluverir; bir bakarsınız, kaval ile musıkı icra eden bir vezirin veya Hindli ve Çinli sakinlerin fağfur destilerinden kımız içen bir hakanın halleri şiirleşiverir.

Şair, aşk şiirlerinden sonra ikinci dereceden bir konu olarak tarihi şiir sahasını seçmiş, bu sahada kalem oynatmıştır. Bir bakıma aşk şiirleri ile hissiyatının ihtiyacına cevap vermiş; tarihi şiirleri ile de milli bir vazifeyi yerine getirmiştir.

Bu bölüme sonuç olarak diyebiliriz ki, Yusuf Ziya tarihi şiirlerinde Türk askerinin değerli bildiği vatan, bayrak, din gibi milli-dini değerlerin yanı sıra, aile gibi sosyal bir müesseseyi ve beşeri aşk gibi vazgeçilmez bir duygunun tezahürlerini de işlemiştir.

 

                               GAZEL

Aşiyan-ı mürg-i dil zülf-i perişanındadır

Kande olsam ey peri gönlüm senin yanındadır

 

Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabip

Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır

 

Çekme damen naz-edüp üftadelerden vehm kıl

Göklere açılmasun eller ki damanındadır.

 

Mest-i hab-ı naz ol cem’et dil-i sad-paremi

Kim anın her paresi bir mevk-i müjganındadır

 

Bes ki hicranındadır hasiyyet-i kat’ı hayat

Ol hayat ehline hayranım ki hicranındadır.

                                  FUZULİ

 

 

GAZEL

Hasılım yoh ser-i kuyunda beladan gayrı

Garazım yoh reh-i aşkında fenadan gayrı

 

Ney-i bezm-i gamem ey mah ne bulsan yele ver

Oda yanmış kuru cismimde hevadan gayrı

 

Perde çok çehreme hicran günü ey kanlı sirişik

Ki gözüm görmeye ol mah-likadan gayrı

 

Yetdi bi-kesliğim ol gayete kim çevremde

Kimse yoh çevrile girdab-ı beladan gayrı

 

Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge

Ne açar kimse kapım bad-ı sabadan gayrı

 

Bozma ey mevc gözüm yaşı hababın ki bu seyl

Komadı hiç imaret bu binadan gayrı

 

Bezm-i aşk içre Fuzuli nice ah eylemeyem

Ne temettu’ bulunur bende sadadan gayrı

FUZULİ

 

 

GAZEL

Saki zaman-ı ayş ü mey-i hoş-güvardır

Birkaç piyale nüş edelüm nev-bahardır

 

Buy-ı nesim ü reng-i gül ü revnak-ı bahar

Asar-ı fazl ü rahmet-i Perverdigardır

 

Gafil geçürme ömrü bu dem künc-i gamde kim

Menzil kenar-ı bağ ü leb-i cüybardır.

 

Zayi’ geçürme fursatı kim bağ-ı alemin

Gül devri gibi devleti na-paydardır

 

Baki nihal-i ma’rifetin meyve-i teri

Arif katinde bir gazel-i abdardır.

 

 BAKİ

 

 

 

 

 

ÖLÜME DOĞRU

“Yanıyorken üşüyordum… Nedir bu buhran?

Ne cehennem soğuğu bu, ne yakıcı kış!

Hangi çölün ateşidir beni kavuran?

Vücudumu kutupların havası sarmış!

 

Her çehreyi yadırgıyar şimdi gözlerim,

Sanki eşya siyap bir tül altında gizli!

Bir yabancı bozuk ahenk aldı sözlerim;

Sesim kısık, nefesim dar, gözlerim sisli!

 

İşte bir bir uyanıyor geçmiş zamanlar,

Artık eski rüyaların seyrine daldım!

O ses nedir?.. Yanımda bir ağlayan mı var?

Kanatlarım kapanıyor havasız kaldım!…”

YUSUF ZİYA                                                                                                     

 

      

                 KESİLDİ Mİ ELLERİN?

 

-Anne,anne,hişt,hişt….

-O kim?

-Benim,kalk,kalk,para ver.

-Ooh, senmissin ödım koptu …

-Yeri nerde? Kalk, goster;

-Çıldırdı mı, çocuk? Bende para nerde olacak ?

Benim gibi bir dul kadinin kimden para alacak ?

-Miras yedin…

-Onu baban sağlığında bitirdi;

Vur patşasın, çal oynasın, surda burda yedi;

Param olsa el dikişi dikermiyım ben

Bir kor mummum…..

-O masalı baskasına anlat sen;

kalk para ver

-Sarsma oğulm, Hak’tan korkun yok mudur?

Bir anaya kalkan eli….

-Sus dırlama…..

-Vurma dur;

Beni dinle hangi ana para vermez oğluna ?

Vallahi yok, olsa feda olsun sana .

-Kalk, diyorum :”Para para!” şimdi seni vururum …

-Billahi yok…..

……….

 

MEHMET EMİN

           

DİVAN EDEBİYATI VE MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİNDE

            ELE ALINAN TEMALARIN KARŞILAŞTIRILMASI

 

Divan Edebiyatı ve Milli Edebiyat dönemleri edebi karakter ve üslup yönlerinden çok büyük farklılıklar gösterir. 13 ve 19. yy.lar arasında gelişimini tamamlayan divan edebiyatının temaları bir yönüyle halktan kopuk, hayal alemlerinin ve estetik bir bakış açısının doğurduğu klasik bir edebiyattır. Nazım şekillerinin, mazmunların, temaların, edebi sanatların aynılığı dikkati çeker. Bakış açısı konuyu ele alış biçimi yani üslup farkı ile birbirlerinden ayrılan yani üslup farkı ile birbirlerinden ayrılan bu şiirler divan edebiyatının temelini oluşturur. Oysa Milli edebiyat milletin en yoksul, en çaremiz durumdayken yeni varolma savaşını verdiği bir dönemde oluşumunu tamamlar. 20. yy. başlarında Cumhuriyet dönemi öncesinde kendini iyiden iyiye hissettiren bu edebiyat; edebiyatta “halka doğru” düşüncesiyle varlığını sürdürür. Divan edebiyatında ele alınan konuları işleme biçimi, mazmunlar ne kadar halka uzaksa; Milli edebiyat döneminde o kadar yakın bir görünüm çizer. Milli Edebiyatta edebiyatçılar her yönüyle halka açılan, halkın hayatını, duygu ve düşüncelerini anlatan eserler vermişlerdir. Örneğin kadın teması milli edebiyata M. Emin Yurdakul’un “Ana ile Kızı” şiirinde merhametli, canlı, acı çeken kadın görünümü verir.

 

Ana ile Kızı

………………

Ah evladım, uğrunda ben kendimi kul ettim.

Genç ömrümü yüzbin mihnet içerisinde tükettim. Seni baban bir yaşında yetim koydu kucakta

Ne çul vardı altta üstte, ne od vardı ocakta

………………

 

Oysa Divan edebiyatında kadın güzeldir. Asla acı çekmez, aşıklarını usandırır onlara acı çektirir. Çok güzeldir ama bu güzelliğine ulaşılmaz. Bunu Baki’nin şu beyitlerinde kolayca görüyoruz.

 

“İçilse bade lebünsüz harareti yoktur

Şeker yenilse sözünsüz halaveti yoktur

(Senin; dudağın olmadan içilse, şarabın harareti yoktur. Sözün olmaksızın şeker yenilse, tatlılığı yoktur.

Cihanda der dü belanı çeker gider BAKİ ölürse dünyada senden feragatı yoktur.

(Baki cihanda senin dert ve belanı çeker gider. Ölürse, dünyada senden rahatlığı yoktur.)”

 

Sadece Divan edebiyatı ve Milli edebiyatla değil, Divan edebiyatı şairleri arasında da temaların farklı üsluplarla işlendiğini görüyoruz. Örneğin ele aldığımız Baki ve Fuzuli arasında bu konuda büyük bir farklılık görüyoruz. Baki ne kadar beşeri ise, Fuzuli’nin o kadar tasavvufi olduğunu görüyoruz. Örnek aldığımız şiirlerde de yaşama bakışları görülmektedir. Baki yaşadığı devirden bazı olayları eserlerine yansıtmıştır. Baki’de derin bir felsefe ve tasavvufi bir düşünce hemen hemen yok gibidir. Baki’nin seçilen şiirde dahil pek çok şiirinde hayal anlayışı, dünya görüşü; dünyanın geçiciliği ve bu sebeple zamanı zevk içinde geçirmek lazım geldiği esaslarına dayanmaktadır. Yaşamı da aynı şiirinde olduğu gibidir. Neşeli, hoş sohbet bir mizaca sahip olan Baki’nin şiirinde temalar açık tabiatına uygundur. Şiirinde yeme içme günleri ve lezzetli şarap zamanından bahseder. (Zaman ise ilkbahar mevsimidir.) Böyle bir zamanı gam köşesinde boşuna geçirme ki, bahçe kenarında hayatın zevkini çabuk çıkar, fırsatı değerlendirir. Çünkü gül devri çabuk geçer diyerek hayatı zevk, eğlence temaları ve hayatın geçiciliği ile süsler. Temalarda onun kaygısı zevki sefadır.

Fuzuli’de ise Baki’nin tam tersi işlediği temalarda tasavvufi bir hayatın izlerini buluruz. Beşeri aşk yerine tanrı aşkı, hayatın boş olduğu ama Tanrıya ulaşmak onun aşkını yakalayabilmek önplandadır. Onun için aşk teması acı veren bir olgudur. Ama bu acı mutlaka çekilmelidir. Onun çektiği bu acılar onun Tanrı katındaki değerini arttırmaktadır. Bu duyguyu gazelinde Benim aşk ıstırabıyla başım hoştur. Ey tabip benden bu derdi giderecek ilaçtan vazgeç der.

Gazelde bu aşk temasını verirken Gönül kuşunun yuvası senin perişan saçlarındadır; onun için ey peri gibi güzel sevgilim ben nerede olsam, gönlüm senin yanındadır, demektedir. Aşıkların bu eziyetinden dolayı sana beddua etmesinler bundan kork, senin ayrılığında o kadar ölüm özelliği var ki senden ayrı oldukları halde yaşayan bunca insan nasıl yaşıyor? Hayret ediyorum diyor.

Yine Fuzuli’nin Murabba’sında sevgilinin iyilik ve insanlık göstermesini dile getirerek başlıyor. Şiir boyunca da aşk yüzünden çektiği acıları ve talihsizliği karşısında darmadağın olduğunu açıklayarak sevgilisinden yardım dilemektedir.

Divan edebiyatında bu şekilde kendi içinde temaları işleme farklılığı görülür. Milli edebiyat döneminde ise temalar farklılık gösterir. Bütün insan ve insanın günlük yaşamı şiirin konusunu ve temasını oluşturur. Dönemin özelliği ile yapılan savaşlardan yenik çıkılması ve milli mücadele içine girilmesi dönemin temelini oluşturur. Divan edebiyatı mazmunları, kalıplaşmış temalar ve aynılık burada daha az görülür. Ziya Gökalp’te görülen Türkçülük kavramı, milli ve manevi kültür özellikleri, tarih bilinci şiirlerin temalarını şekillendirir. Dönemin bütün şairlerinde bu unsurlar görülür. M. Emin Yurdakul ve Yusuf Ziya’da bu fazlasıyla görülür. Bayrak, milli-dini duyguların yanı sıra her iki şair de aile gibi bir müesseseyi ve beşeri aşkı işlemişler ama divan edebiyatından işlediği konular ve temalar ile tamamen ayrılmışlardır. Yusuf Ziya’da ayrıntılı belirttiğimiz ölüm kavramın sıcaklığı farklı bir üslupla bize verilirken, ilk milli Türk şairi olarak da kabul edilen Yurdakul Kesildi mi ellerin adlı şiirde bir annenin yoğun duygularını temalaştırıyor. Demek ki Milli edebiyat dönemi şiiri her yönüyle divan şiirine oranla bir başkalık ve yenilik unsurlarını taşıyor.

Yusuf Ziya’da ayrıntılı bir şekilde gördüğümüz temaların bir kısmı aynen M. Emin Yurdakul’da da görülüyor. Özellik tarih bilinci, eski zaferler, milli ve manevi duygular birincil derecede temalarını oluşturuyor. Özellikle Türkçe şiirleri açık bir halkçılık ve milliyetçilik temalarını işler. Ancak onun milliyetçiliği daha sonraki “Bütün Türkçülük” anlamına gelmez. Tabii konusunu halkın hayatından alan “Kesildi mi Ellerin” adlı şiir sanatı memleket sorunları içinde kullanılabildiğinin göstergesi oldu.

Yusuf Ziya’nın şiirinde ölüm teması tam olarak verilirken, Yurdakul’un şiirinde Anne ile oğul arasında geçen bu trajik olaydan sonra verilen karşılıksız anne sevgisi teması bu yönüyle karakteristik ve dikkat çekicidir.

Öyle ki Divan edebiyatında gördüğümüz estetik kaygısının Milli edebiyat dönemi şairlerinde tamamen farklı temalarda, farklı bir anlayışla ele alındığını görüyoruz.

Yazar: İsmail Demir (476 Posts)

Matematik Öğretmeni


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir